14 Mart 2010 Pazar

Büyücü ve Goblin II

Yazısını bitiren büyücü, kulenin penceresinden baktığında güneşin batmak üzre olduğunu gördü. Bir saniyeliğine durdu ve alt kattan gelen sesleri dinledi. ''Yine başlıyoruz...'' diye geçirdi içinden.

Kulenin alt katındaki mutfakta goblin, efendisinin favorisi olan elmalı turtalardan hazırlıyordu. ''Dım dıdım dıdımm'' diye bir goblin şarkısı mırıldanmaya başladı. ''Nehre ineliim, oh bak bir kurbağa! Benim küçük goblinim, hadi onu ezelim!'' Bir yandan hamuru yoğuruyor bir yandan da çirkin sesiyle -kendisi bunun aksini iddia etse de- şarkısına devam ediyordu. ''Sanırım bu işten sıkıldın hamurcuk, şimdi sana şekil verme zamanı.'' dedi ve kocaman bir elmayı hamurun içine batırdı, ardından eline merdanesini aldı. Merdaneyle hamura dokunduğunda mutfak beyaz bir ışıkla aydınlandı. Elma ortadan kaybolmuş, hamur ise kırmızılaşmış ve turta şeklini almıştı. ''Şimdi seni fırına atma zamanı turtacık'' dedi goblin ve fırının kapağını açıp içine turtayı yerleştirdi. Tam o anda turta konuşmaya başladı:
''Hey! Beni pişirmeyi düşünmüyorsun değil mi ahbap?''
''Aslında tam olarak bunu düşünüyordum turtacık'' dedi goblin gülerek.
Turtanın ''Ama burası çok sıcak!'' dediğini duydu goblin, fırının kapağını kapatırken.
''Üzgünüm ama seni yememiz için önce pişmen gerek turtacık'' dedi goblin. Biraz sonra fırından çığlıklar gelmeye başladı. ''Oh ne dedin turtacık? Midesimin sesinden seni duyamıyorum da'' diyerek kıkırdadı goblin.
Bir süre sonra fırından gelen sesler kesildi. Goblin kapağı açtı ve turtayı aldı, büyücünün odasına doğru yürümeye başladı. Büyücünün odasına vardığında durdu ve kapıyı çaldı.
''Efendimiz, girebilir mi ben ?'' diye izin istedi goblin. Birkaç saniye sonra kapı kendiliğinden açıldı.
''Turtasınızı nereye bırakayım?'' diye sordu yaratık.
''Masamın üstüne koyabilirsin.'' diye cevapladı büyücü. ''Umarım geçen seferki gibi kötü bir sürprizle karşılaşmam?''
''Oh hayır efendimiz, bu sefer piştiğinden iyice eminim.'' diye cevapladı goblin, ikna etmeye çalışan bir ses tonuyla. Ve ardından turta tabağını masanın üstüne koydu. ''Tıpkı istediğiniz gi...''
Yaratığın cümlesi pencereden içeri dalan bir baykuşun kanat çırpma sesleriyle bölünmüştü. Goblin telaşla odanın köşesinde bir yere sindi. -büyücünün bu tuhaf bakışlı evcil hayvanından ve ani hareketlerinden ölesiye korkardı.- Baykuş pencerenin kenarında durdu ve altın sarısı gözlerini büyücüye dikti.
''Bana ne haber getirdin Meb?'' diye sordu büyücü, baykuşa bakarak.
Baykuş adeta büyücüye birşeyler anlatmaya çalışırmış gibi kaşlarını çatıp, kanatlarını çırpmaya başladı.
''Çırağım? Tehlikede mi?'' diyerek baykuşu sorguladı büyücü. Meb başını delice öne ve arkaya salladı.
Büyücü, ''Pondmuk, çabuk bana asamı getir.'' diye emretti gobline. Ve hızla sihirli çantasına doğru yöneldi...

9 Ekim 2009 Cuma

Bölüm 6 : Ateş ve Gölge


Zindanın sonuna ulaştıklarında karşılarında dörtbuçuk metrelik bir demir kapı belirdi.
''İşte!'' dedi Edwin. ''Mağaraya açılan kapı bu olmalı. Sessizliğimizi koruyalım yabancı, kapı açılınca karşımıza ne çıkacağı belli olmaz.''
Kafasını evet anlamında salladı anonymos ve demir kapıyı yavaşça açtı. Karşılarında mağaranın zeminine doğru yükselen birkaç basamak duruyordu. Eğilip yukarı doğru tırmandılar. Şimdi mağranın büyük bir kısmını görebiliyorlardı. Kuzeydoğudan gelen bir ışık mağrayı bir miktar aydınlatıyordu; çıkış orada olmalıydı. Çıkışa yakın devriye gezen bir goblin gördüler. Daha yakınlarında ise iki hobgoblin yüz yüze vermiş, birbirleriyle konuşuyorlardı.
''Planımız nedir?'' diye sordu Anonymos.
''Üçünü birden alt edebileceğimizi sanmıyorum yabancı, hobgoblinler küçük kuzenleri kadar çabuk pes etmeyecektir.'' diye cevapladı Edwin. ''Ayrıca mağaranın güney kısmında başka tehditler de olabilir; en iyisi onları bir şekilde oyalayarak çıkışa doğru koşmamız. Sanırım buna uygun bir büyüm var.'' Çantasını sırtından aldı ve içinden bir parşomen çıkardı.
''Ne tür bir büyü yapacaksın?'' diye sordu yabancı.
''Bir çeşit ateş büyüsü...'' diye cevapladı Edwin. Sihirli sözcükleri söylemeye başladığım an hedeflediğim bir alanda alevler yükselmeye başlayacak. Gücüm bitene kadar yangın devam edecek. Sanırım bu onları oyalar ve sana çıkışa doğru koşman için zaman kazandırır.''
''Peki ya sen?'' diye atıldı Anonymos. ''Seni arkada burakamam!''
''Hemen arkandan gelmeye çalışacağım yabancı, biliyorum tehlikeli gözüküyor ama tek şansımız bu. Hadi daha fazla vakit kaybetmeyelim, zindandaki goblinler çok geçmeden durumu farkedebilir'' dedi Edwin.
''Pekala...'' diye kabullendi yabancı. ''Sen cesur bir adamsın Edwin. En azından tanıdığım kadarıyla... Umarım bu işten ikimizde sağ çıkarız. Hadi öyleyse, hazırım.''
Büyücü son basamağıda tırmandı ve ayağa kalktı. Zihninde büyünün odak noktasını belirledi ve elindeki parşomende yazılan sihirli sözcükleri okumaya başladı: ''Aam, Yok, Spacium!'' Büyük bir ürpertiyle, sihrin vücuduna yayılışını hissetti. Elleri parlamaya başladığı an, iki hobgoblinin arasındaki zeminden alevlerin yükseldiğini gördü; birkaç saniye sonra alevlerin boyu birbuçuk metreye ulaşmıştı.
Anonymos kılıcını eline aldı ve hobgoblinlere doğru koşmaya başladı. Zavallı yaratıklar neler olup bittiğini henüz anlayamadan, vücutlarında hafif yanıklar oluşmuştu; korkuyla ateşten uzaklaşmaya başladılar. Yabancı alevlere doğru hızla koştu ve üzerinden sıçradı.
''İnsan mahküm kaçmak!! Yakalayın!!'' diye bağırdı bir hobgoblin ve Anonymos'un arkasından koşmaya başladı. Diğeri ise büyücüyü farketmiş ve ona doğru ilerlemeye başlamıştı. Çıkışa gittikçe yaklaşan yabancı, kendisine doğru bir goblinin koştuğunu gördü. Koşmaya devam etti ve goblinle karşılaştığı an kılıcını savurdu; yaratığın kafasını bedeninden ayırmıştı. Bir an durdu ve arkasına baktı; zindandan birkaç goblinin daha fırladığını gördü. Hemen ardından Edwin'in sesi duyuldu:
''Kaç yabancı! Kaç ve kendini kurtar!''
Anonymos kendisine doğru okunu doğrultan hobgoblini görünce arkasına döndü ve kaçmaya başladı. Çıkışa ulaştığında arkasından şiddetli bir patlama duydu. Hemen ardından bir goblin acı içinde bağırdı.
Yabacı tam dışarı adımını atmıştı ki acı içinde inledi. Hobgoblinin oku koluna isabet etmişti. Oku tutup kolundan çıkardı. ''Lanet yaratıklar!'' diye düşündü içinden. ''Geri geleceğim büyücü, seni o zindanda ölüme terk edemem.'' Kolunu diğer eliyle bastırarak ilerledi ve karşısına çıkan ormanın içine daldı...

19 Temmuz 2009 Pazar

Bölüm 5 : Sessiz Ölüm

Başlarını kuzeye çevirip ana koridorda ilerlemeye devam ettiler. Şans eseri -şu an için- ana koridorda devriye gezen bir goblin yoktu. Karanlıktı ve yollarını aydınlatan tek şey duvarlarda asılı duran meşalelerdi. Birkaç metre ilerledikten sonra sol taraflarına açılan bir koridor gördüler.
''İşte'' dedi Edwin. ''Beni sürüklerlerken eşyalarımı bu tarafa götürdüklerini gördüm. Ah lanet olsun! Dikkatli dinle; sanırım bu tarafta da goblinler var.''
Koridorun sonunda iki goblinin konuşması duyulabiliyordu. Bir masanın iki yanına oturmuşlar ellerindeki destelerle bir çeşit goblin kumarı oynuyorlardı.
''Ahh ben bu oyundan sıkılmak Gormuk! Hep sen kazanmak!''
''O zaman sana komik bir şaka anlatayım Ermok? Sen şimdi dinlemek. Neden gri goblinlerin bıyıkları var?''
''Imm.. Ben bilmemek! Neden?''
''Aynaya baktıklarında annesilerini hatırlasınlar diye!''
''Ohh... ben bu şakayı sevmemek. Babam gri goblin olmak!''
İki goblinin konuşması bittikten sonra Edwin ve Anonymos birbirine yüzlerinde tiksinç bir ifadeyle baktı. ''Ahh.. Goblinlerin tuhaf bir espri anlayışı var sanırım.'' dedi Anonymos. ''Pekala plan nedir? Sanırım o iki goblinin güneyinde kalan bir kapı görüyorum. Onlar bizi görmeden oraya ulaşmamız imkansız.''
''O halde işlerini sessizce halletmemiz gerekecek.'' dedi Edwyn. ''Sen yakınımızdaki gobline saldır; arkası dönük olana. Ben de hızlıca koşup diğerinin boğazını hançerimle keseceğim.''
''Pekala. Çok hızlı davranmalıyız. Eğer gürültü çıkarırlarsa diğer goblinleride buraya çekerler. İşaretimle koşmaya başla.'' dedi Anonymos.
Edwyn hançerini sağ eline alarak hazırlandı. Anonymos yumruklarını sıktı ve ''Şimdi!'' diyerek goblinlerin ölüm emrini verdi.
Edwin hızla koşmaya başladı. Birkaç saniye sonra Anonymos ta ona katıldı. Edwin hedefine ulaştığında goblin neler olup bittiğini anlamamıştı bile. Hançerini goblinin boğazına sapladı. Suratına kanlar fışkırdı. Aynı anda Anonymos kendi rakibinin kafasına yumruğunu indirdi. Goblinin kafası masaya yapıştı; sersemlemişti. Kafasını iki eliyle tuttu ve hızla sağa doğru çevirdi. Boynu kırılmıştı. İki goblinde sessizce can vermişti.
''Ahh heryerim goblin kanı oldu!'' dedi Edwin hançerini goblinin boynundan çıkarırken. ''Sen öldüklerinden emin ol, bende şu depoya bir bakayım.''
Edwin güneyinde bulunan kapıya doğru yürüdü. Elini kapının koluna uzatıp çevirdi. Kilitliydi.
''Al'' dedi Anonymos. ''Boynunu kırdığım goblinin üzerinden bir anahtar çıktı.''
Edwin gülümsedi ve anahtarı aldı. Kilide soktu ve kapıyı açtı. İçerisi cephanelik gibiydi; hançerler, kısa kılıçlar, kalkanlar, deri zırhlar, meşaleler raflarda diziliydi. Ama eşyaları ortalıkta yoktu. Yerde iki sandık gördü. Solundakini açtı. Eşyaları içindeydi; birkaç parşömen, bir yüzük ve çantası. Yüzüğü parmağına taktı. Parşömenleri aldı ve çantasına doldurdu. Çantayı sırtına geçirdi.
''Gel yabancı'' dedi Edwin. ''Şu deri zırhlardan birini giy, seni darbelerden bir miktar korur; hem üstünde hiçbir şey yok'' diyerek gülümsedi. ''Çıplak dolaşmak istemezsin.''
''Bir bakalım'' dedi Anonymos. Kendine uygun bir deri zırhı seçti ve üstüne giydi. Altınada deri bir pantolonu geçirdi. ''Sen zırh giymeyecek misin Edwin?''
''Biz büyücülerin bu tür zırhlarla arası pek iyi değildir yabancı. Üzerimizde ne kadar az ağırlık olursa o kadar iyidir; büyü esnasında konsantrasyonumuz bozulabilir çünkü.'' dedi Edwin.
''Demek bir büyücüsün?'' dedi yabancı. ''Neden o goblinleri büyünle yok etmedin?''
''Şey... Büyü o kadar basit değildir yabancı'' diye cevapladı Edwin. ''Önüne gelene yıldırımlar saçarak ortalığı cehenneme çevirebilmen için bu sanata yıllarını vermen gerekir. Henüz amatör bir büyücüyüm. Büyü kitabım da yok. Ancak parşömenleri okuyup birkaç numara yapabilirim şu an için. Bizi bu delikten çıkarmaya yetecek kadar.''
''Öyle umalım'' dedi Anonymos. Raflarda duran kısa kılıçlardan birini aldı. ''Hadi daha fazla zaman kaybetmeyelim.''
Goblinlerin cesetlerini depoya sürükledikten sonra, çıkıp kapıyı kapadılar. Sessizce zindanın doğusuna, mağaraya açılan kapıya doğru yürüdüler...


18 Temmuz 2009 Cumartesi

Bölüm 4 : Kaçış

Hücresinin duvarlarını yoklamaya başladı yabancı. Batı duvarına geldiğinde birbuçuk metrelik bir açıklığın birkaç demir parmaklıkla kapatıldığını gördü. Parmaklıkları inceledi ve oldukça paslandıklarını gördü. Ortadaki iki parmaklığı elleriyle tuttu ve dışa doğru ittirmeye çalıştı. Ama gücü yetmiyordu. Parmaklıkların temelinin oturduğu taşlara baktı. Zamanla aşınıp parçalanmaya yüz tuttuklarını fark etti; ayağıyla tekmelemeye başladı. Tekmeledikçe ortadaki taş bloğu ufak parçalara ayrılıyordu. Eğildi ve taş bloğunu kendine doğru çekti. Elinde kalmıştı. Şimdi ortadaki iki parmaklık yerle temas etmiyordu; tekrar yüklendi demir çubuklara. Vücudunun tüm ağırlığını öne verdi ve demir parmaklıkları hücrenin dışına doğru eğdi, ardından yanlara doğru araladı. Artık bir kişinin geçebileceği kadar boşluk açılmıştı. Usulca dışarı çıktı. Sessiz olması gerekiyordu. Yerden söktüğü iri taş bloğunu aldı ve iki eliyle kavradı. Duvarın köşesinden kafasını uzattı ve goblini gördü. Goblin iskemlesinde oturuyor ve hala masasının üstündeki bir ekmeği dişliyor, şarabını yudumluyordu. Arkasına usulca yaklaştı. Aralarında yaklaşık bir metrelik mesafe kalmıştı. Taş bloğunu havaya kaldırdı ve tam o anda goblin, yabancının gölgesini fark edip arkasına döndü. Ama artık çok geçti. İri taş bloğu goblinin kafasına gürültülü bir şekilde indi.
''Hahhah iyi işti yabancı!'' diye neşeyle seslendi diğer hücredeki adam. ''Şimdi şu hücremin hemen önündeki kolu çek te ben de dışarı çıkabileyim!''
Yabancı doğu hücresine doğru yürüdü ve hücre kapısının hemen önünde, sağ yanında yerde bir kol gördü. Mekanizmayı kendine doğru ittirdi ve kapı açıldı. Yıldız dövmeli adam hücresinden çıktı.
''Neredeyiz biz? Hiçbir şey hatırlamıyorum...'' dedi yabancı.
''Üzülerek söylüyorum ki yabancı, iyi korunan bir goblin zindanının en uç kısmındayız şu an. Benim adım Edwin, memnun oldum.'' diye cevapladı Edwin.
''Benim adımsa... ohh üzgünüm hala hatırlayamıyorum.'' dedi yabancı.
''Pekala, o halde işleri kolaylaştırmak için sana geçici bir isim bulalım. 'Anonymos' nasıl? Çok eski bir dilde 'ismi olmayan' anlamına gelir.
''Kulağa hoş geliyor'' dedi Anonymos.
''Pekala, bu sorunu da halletiysek Anonymos, şimdi bu fare deliğinden çıkmanın bir yolunu bulmalıyız. Gel şu goblinin masasına bir bakalım.'' dedi Edwin ve goblinin masasına doğru yürüdü. ''Hmm masaya bir hançer saplamış bunu şimdilik ödünç alıyorum goblin dostum. Ahh altında bir kağıt var. Bakalım ne yazıyor; ''Ben yemek yedikten sonra gelmek, senin yerine geçmek. Sen son gelen mahkume dikkat etmek - o tehlikeli gözükmek.'' Sanırım senden bahsediliyor Anonymos, sen benden sonra hapsedildin.''
''Evet öyle olmalı.'' dedi Anonymos. ''Hadi buradan bir an önce çıkalım; okudukların doğruysa notu yazan goblin her an burada olabilir.''
''Haklısın.'' dedi Edwin. ''Beni takip et, önce eşyalarımı bulmalıyız. Sanırım onları zindanın çıkışına yakın, depo olarak kullandıkları bir odada saklıyorlar. Parşömenlerim olmadan buradan canlı kurtulmamız zor.''
Edwin'in konuşması bittikten sonra hücrelerin bulunduğu odadan çıktılar ve zindanın ana koridoruna adım attılar. Bu koridor yaklaşık dörtbuçuk metre genişliğindeydi ve kuzey yönüne doğru uzanıyordu. Sağında ve solunda zindanın diğer kısımlarına giden kapılar koridorlar bulunuyordu. Sessizce ilerlediler ve doğu yönüne açılan bir koridora gelmeden hemen önce durdular. Bu koridorun ilerisinden konuşma sesleri geliyordu. Edwin kafasını uzattı ve bir goblin ve hobgoblinin konuştuğunu gördü.
''Hey Etole! Kadın tutsağı hücresinden çıkarmak! Ben onu götürüp rahiplere teslim etmek. Goblin kral'ın emri!'' dedi hobgoblin.
''Ohh demek karnısıları tekrar acıkmak? Peki ben açmak'' dedi goblin ve bir kapının açılış sesi duyuldu. Ardından bir kadın çığlık attı ve bağırmaya başladı.
Anonymos yumruğunu sıktı ve ''Lanet olsun! Onu nereye götürüyorlar? Yardım etmeliyiz!'' dedi öfkeyle.
''Hayır yabancı, onlarla başa çıkamayız, hele o büyük goblinle. Buradan canlı kurtulursak, daha sonra intikamımızı alabiliriz. Hadi beni takip et.'' dedi Edwin.
''Pekala, sanırım mantıklı olan bu. Devam edelim.'' diye cevapladı Anonymos...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bölüm 3 : Karanlığa mahkûm

-Birazdan anlatacaklarım Melwyn'in şehir muhafızlarına katılmasından bir gün önce gerçekleşmiştir.-

Goblinlerin zindanına sabaha karşı iki tutsak daha getirilmişti. Bunlardan biri, alnında yıldız dövmesi olan bir adamdı. Goblinlerin yakaladıkları tutsakları götürdükleri mağraya gizlice girmeye çalışırken yakalanmıştı. Diğeriyse, bu adam yakalandıktan ve zindana götürülüp hapsedildikten sonra, mağrayı zindanlara bağlayan geniş demir kapının önünde baygın halde bulunmuştu. Uzun boyluydu ve saçları omuzlarına geliyordu. ''Ne şans!'' dedi onu bulan goblin. ''Bir günde iki insan yakalamak! Aptal insanlar kapımıza kadar gelip kendilerini teslim etmek!'' Ve sonra onu ayağından tutup sürükleyerek diğer mahkümün bulunduğu hücrenin bitişiğindeki hücreye koydu. Bu hücrenin doğuya bakan duvarında, yani iki hücrenin arasında yaklaşık bir metre genişliğinde bir pencere vardı. Ancak demir parmaklıklarla diğer hücreye geçiş engellenmişti. Kuzeyinde ise tutsakların giriş çıkışını sağlayan demir bir kapı ve batısındaki duvarın ortasında, birbuçuk metrelik açıklıkta, yerden tavana kadar uzanan demir parmaklıklar vardı.
Bu tür zindanlardaki hiyerarşi, sırasıyla üç kademeden oluşur; gardiyanlar, mahkümler ve sıçanlar. Şu an sözkonusu olan zindan bir goblin zindanı olduğu için, gardiyanlar goblinler ve hobgoblinlerden (goblinlerin daha iri ve uzun boylu olan kuzenleri) oluşuyordu. Tutsaklar, yakınlarda başka bir ırk bulunmadığı için genellikle insanlardı. Sıçanlar ise, eh, bu tür karanlık dehlizler onların yaşam alanıydı. İyi beslendikleri için oldukça irileşip, bir insan için olmasada goblinler için kimi zaman orta derecede bir tehdit oluşturabilirlerdi.
Hücresine hapsolduktan birkaç saat sonra, batı hücresindeki uzun saçlı adam kendine geldi. Başında büyük bir ağrı hissetti. Ayağa kalktı hücre kapısına doğru ilerledi. Hücrenin dışında bir goblin oturmuş, masasının üstündeki yiyecekleri kemirmekle meşguldü. Tam o anda yan hücreden bir insan sesi duyuldu.
''Hey!''
Döndü ve sesin geldiği yere baktı. Alnında yıldız dövmesi olan bir adam demir parmaklıklı pencereden ona sesleniyordu:
''Yabancı! Buradan çıkmamız gerek!''
''Hafızam... Hiçbir şey hatırlamıyorum! Kendi ismimi bile... Buraya ne amaçla geldim?'' dedi yabancı.
''Goblinler muhtemelen arkandan sinsice saldırmışlardır. Lanet olası goblinler... Hadi hücrede etrafına bir bak. Senin tarafında dışarı çıkmak için bir yol olması gerek. Ben burda hiçbir yol bulamadım.'' diye cevap verdi diğer adam.
''Tamam bekle.'' dedi yabancı ve arkasını dönüp hücresini incelemeye başladı.

12 Temmuz 2009 Pazar

Bölüm 2 : Sihirbazlık

''Ama efendim!'' diye itiraz etti Melwyn. ''Bana saldırı ekibinde olmam için bir şans verirsiniz diye düşünmüştüm. Yakında goblinlerin inine bir baskın düzenlenecekmiş ve..''
''Baskın mı? diye sözünü böldü kumandan. ''Bak genç adam, o söylentiler kulağına nerden geldi bilmiyorum ama şu an için öyle bir planımız yok. En azından önümüzdeki birkaç gün için. Ama, söyle bakalım seni bu kadar istekli kılan nedir?''
''Kardeşim o iğrenç yaratıkların elinde olabilir!'' diye heyecanla çıkıştı Melwyn. Artık kendini tutamıyordu. ''Biliyorum hiç kimsenin şehrin duvarlarından dışarı adım atmaması emrini vermiştiniz... Ama onu durduramadım efendim! Kardeşim, son konuşmamızda bana çok büyük planları olduğunu söylemişti. Büyülerden, eski efsanelerden ve goblinlerin zayıf yönlerinden bahsetti... Bana birkaç eski parşömen gösterdi. Hiçbirini tam olarak anlayamadım... Ama şimdi aklımda olan tek şey şu; kardeşimin hayatı tehlikede olabilir ve eğer ona yardım edemezsem...''
''Yeter!'' diye hiddetle çıkıştı Tarkos. ''Başmuhafız, bu duyduklarım da nedir? Biri bütün şehrin güvenliğini tehlikeye atarak goblinlerle tek başına başa çıkmak gibi saçma bir planla elini kolunu sallayarak duvarların dışına çıkıyor, ve benim bundan şimdi haberim oldu?''
''Efendim... Ben de bu durumdan şimdi haberdar oldum. Bildiğim kadarıyla son bir haftadır şehirden dışarı çıkan olmadı.''
''Ahh... pekala sana inanıyorum. Özellikle şehrin girişinde birçok muhafız görev yapar. Böyle bir şeyi gözlerinden kaçırmaları neredeyse imkansız... Kardeşine gelince, Melwyn, umarım o büyü zırvalarına güvenecek kadar aptal değildir. Birçok savaşta bulundum; ve inan bana iyi dövülmüş bir kılıçtan başka hiçbir şeye güvenmemelisin. O komik cübbeler giyip ortalıkta sihirbazlık yapan büyücülerdense nefret ederim. Kardeşin bu kapılardan hiç kimseye gözükmeden kaçabildiyse, belkide o aptal goblinlerin elindende kurtulabilir. Şimdilik bunu ummaktan başka bir şey yapamayız, üzgünüm..''
''Peki efendim... En iyisini siz bilirsiniz...'' diyerek durumu kabullendi Melwyn. ''Öyle olsun...'' diye içinden geçirdi. ''Sizin gibi yüksek duvarların arkasına saklanan korkaklara ihtiyacım yok. Elbet bana yardım edecek birini bulurum...''
''Güzel'' dedi kumandan. ''Sizleri bilmem ama, bu günlük yeterince başım ağrıdı... Yakın dövüş çalışmaları bitince, tüm muhafızlar görev yerlerine geçsin.''
Kumandan tam sözünü bitirmişti ki, bir adam koşarak muhafızların toplandığı avluya girdi.
''Efendim, gözcüler anakapıya yaralı bir adamın geldiğini söyledi!''

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Bölüm 1 : Orantısız güç

''Pekala...'' diye sözüne başladı uzun boylu, iri, orta yaşlarda bir adam. Adı Tarkos'tu. Şehrin askeri birliğinin başındaydı. Uzun yıllardır bu görev onundu; birçok savaş görmüştü, deneyimliydi. Şehirde herhangi bir olay olduğunda, krala doğrudan hesap veren oydu. Ayrıca olağanüstü durumlarda toplanan konseyin üyelerinden biriydi; bu önemli toplantılara genellikle askeri görüşlerini belirterek, kralın verdiği önemli kararlarda etkili olurdu. ''Herkez buradaysa başlıyabiliriz. Başmuhafız, durum nedir?''
''Efendim, sayımız tam. Otuzbeş gardiyan, sekiz gözcü, diğerlerini, saldırı ekibindekileri, çağırmadım. Aynen emrettiğiniz gibi. Ayrıca aramızda yeni biri var, biliyorsunuz o geceki olaydan sonra...
''Evet haberim var'' diye sözünü böldü kumandan. ''Genç adam, bir adım öne çık.''
Muhafızların arasından kısa boylu, zayıf bir adam öne çıktı. ''Muhafız Melwyn, emrinizde!'' diye bağırdı. Sesi ince ve tizdi. Birkaç muhafız gülüşmeye başladı.
''Demek yeni koruyucumuz sensin?'' dedi kumandan Tarkos, yüzünde alaylı bir ifadeyle. Başmuhafız bana oldukça hırslı olduğunu söyledi. Görelim bakalım; ''Kılıcını çek asker!''
Melwyn sağ ayağını bir adım geriye attı, kısa kılıcını çekti (başmuhafız, zayıf vücut yapısını göz önüne alarak ona bu kılıcı uygun görmüştü). Kumandan genç adamın üstüne doğru yürümeye başladı. ''Vakit geldi'' diye içinden geçirdi Melwyn. ''Kendimi şimdi ıspat etmeliyim... Her şey senin için kardeşim''. Aralarında bir metrelik bir mesafe vardı. Melwyn kılcını soldan sağa doğru salladı. Kumandan hemen geri çekildi. Hamle sırası ondaydı. İki eliyle tuttuğu büyük kılıcını savurdu. Melwyn o anda korkudan gözlerini kapamıştı. Gözünü açtığında kılıcı üç metre ötede, yerde yatıyordu.
''Hahah hahh...'' diye gürültülü bir şekilde güldü kumandan, kılıcını kınına sokarken. ''Seni anakapıya gözcü olarak yerleştiriyorum, Melwyn.'' dedi ve ekledi; ''Geçen gece ölen adamımızın yerine geçiceksin..''